OSMANLI DEVLETINDE MEDENI YARGILAMA HUKUKU:
Osmanli Şer’iyye Mahkemeleri’nde hukuk ve ceza ayrımı yoktu. Mahkemeler hem her türlü yargılama hem de noterlik işleriyle uğraşırlardı. Osmanlılarda medeni yargılamanın işleyişi:
A- Yetki
Hakimlerin yargılama yetkileri, coğrafi bakımdan sınırlandırılırdı. Bu, idari kuruluş sınırlarına göre olurdu. Mesela Bursa Kadısı ancak Bursa’nın merkezinde hükmedebilir, Bursa’ya bağlı kaza ve livâlarda hükmedemezdi.
Yer itibariyle yetkili mahkeme, davalının ikamet ettiği yer mahkemesiydi. Ancak devamlı ikamet şartı yoktu. Bir bölgede misafir olarak bulunan kişi aleyhine, o yer mahkemesinde dava açılabilirdi.
B- Vazife
Kaide olarak bir hakim, kazası dahilinde meydana gelen her türlü davaya bakabilir ama bakabileceği davaların sınırlandırılması da mümkündür. Nitekim İstanbul’daki mahkemelerden bir kısmı bazı davalara bakmaya yetkili kılındığı için diğerleri onlara bakamazdi. Nİzamiye Mahkemeleri’nin kurulmasıyla Şer’iyye Mahkemeleri’nin bakacağı davalar bir hayli azalmıştı.
C- Tarafların belirlenmesi:
Dava, bir kimsenin hakim huzurunda diğer kimseden hakkını talep etmesidir. Hak talebinde bulunan kişiye davacı, karşı darafa da davalı denir. Mahkemenin davaya bakabilmesi için, davacının dava açmış olması şarttır. Ancak davayı dilekçeyle açma şartı yoktur. Davacının hakime bizzat müracaatiyle dava açılmış olur.
D- Yargılama
Hakim mahkemede tek başına oturmaz. Çünkü bu, töhmete sebep olabilir. Ayrıca verdiği hükümler, ilerisinde ispata muhtaç olabileceğinden mahkemede şahitlik yapabilecek özelliklere sahip, doğru ve güvenilir kimseleri dinleyici olarak bulundurmaya çalışmalıdır. Zaten bu gibi sebeplerden dolayı yargılama açık yapılmak zorundadır. Şer’iyye sicillerindeki bütün ilam ve hüccetlerin sonunda, şühudü’l-hal başligiyla yargilama esnasinda dinleyci olarak bulunan kişilerden bir çogunun adi yazilidir. Ayni şey ceza davalari için de sözkonusudur.
Yargılama usulü basit ve yargilamanin uzamasina sebep olacak şeylerden oldukça uzaktir. Davaci, ya bizzat gelip davasini ikame eder veya bir şahsi beraberinde getirerek onu kendisine vekil tayin edip mahkemeye vekaletini tescil ettirir. Eger mahkemeye yalniz vekil gelmişse iki şahitle vekaletini ispat etmesi gerekir. Mecelle’nin yürürlüğe girmesinden sora, yazılı belge ile vekaleti ispat mümkün oldu. Mecelle’den önce de mahkemelerce verilen vekalet hüccetlerinin yeterli görülüp şahitlerle ispatina gerek kalmadan kabul edildigine rastliyoruz. Bir avukatlık müessesesi olmadigindan herkes diledigi kişiyi, yargilamayi yürütmek üzere kendine vekil tayin edebilirdi.
Taraflari yargılanmak üzere hakimin huzuruna geldiklerinde, hakim önce davaciya davasini anlattirir ve ifadesini kagit üzerine kaydeder. Davayi düzeltme hususunda hakim, davaciya yardim etmez. Ancak, dava açma usulünü bilmeyen kimseye gerekli usulü ögretmesi için ehil bir zati görevlendirebilir.
Eger dava, daha önce yaziyla tespit edilmişse, davacinin yüzüne karşi okunarak muhtevasi kendisine tasdik ettirilir. Bundan sonra hakim davaliya yönelerek:
“Davacı senden şu şekilde dava ediyor, ne dersin?” diye sorar. Davalı iddiayi kabul ve itiraf ederse hakim, ikrara dayanarak kararını verir. Davalıya, davacinin hakkini vermesini tenbih ederek taraflara bu konuda birer ilâm verir.
Davalı cevabinda davacının iddiasini reddettigi taktirde, hakim davacıdan davasını ispat etmesini ister.
E- Ispat vasıtaları
Ispat vasitalari şahitlik, yemin ve yeminden kaçinma (nükul) dir. Mecelle‘nin kabulüne kadar yazılı belgelerin doğruluğu, şahitlerle ispat edilmedikçe ispat vasıtası olarak kabul edilimiyordu. Böylece, sahte belge düzenlenerek mahkemenin aldatılmasının önüne geçilmek isteniyordu. İkrar, bir ispat vasıtası değildir. Çünkü ispat, kabul edilmeyen bir iddianın doğruluğunu ortaya çıkarmak için yapılır. İkrar ise, iddiayı kabul etmektir. İddia kabul edildikten sonra artık ispatına gerek kalmaz.
F- Karşı dava
Davalı, davacının iddiasını kabul veya reddedecek yerde, davayı hükümsüz kılacak bir karşı dava açabilir. Açılan karşı dava da diğer davalar gibi sonuçlandırılır.
G- Tarafları sulha davet
Akraba arasında meydana gelen veya tarafların anlaşmaya arzulu oldukları sezilen davlarada, hakim hükmetmekte acele etmez. Bir veya iki kere taraflara, sulh olmalarını ve bibirleriyle anlaşmalarını tavsiye eder. Çünkü, verceği hüküm yerliyerinde de olsa davacı ile davalı arasında düşmanlığın doğmasına sebep olabilir. Bu mahzurun ortadan kalkması için anlaşmaları daha iyi olur.
Taraflar sulh olmayı kabul ederlerse, sulh hükümlerine uygun olarak iki tarafı uzlaştırır ve sulh olduklarına dair ellerine birer hüccet verir. Davanın gereksiz yere sürüncemede kalmasına sebep olacağından hakim, ikiden fazla sulh teklifinden bulunamaz. Taraflar sulha yanaşmazlarsa yargılamayı sonuçlandırır.
H- Hüküm
Hüküm son karar anlamına gelir. Hakim yargılamayı İslam hukukuna göre sonuçlandırır. Verilen hüküm hem hakimi hem de tarafları bağlar. İlâmın yazılıp verilmesi, kararın tamamlayıcı bir unsuru değildir.
Hükmün sebebi ve şartları oluştuktan sonra hakim, hüküm vermeyi geriye bırakamaz. Durşmanın sonucuna göre derhal hükmetmek hakimin üzerine vacip olur. Hükmü sebepsiz yere geciktirirse vacibi terkettiğinden günahkar olur ve görevden alınmayı hakeder. Çünkü, adaleti zamanında yerine getirmemek zulümdür.
Hakim üç yerde hükmünü geciktirebilir:
1- Şahitlerle ilgili güvenilirlik soruşturması (tezkiye işlemleri) yaptıktan sonra, meşru bir sebepten dolayı şahitlerin yalan söylediklerinden şüphelenirse, tahkikatı yeniden yapmak ve şahitlerin durumlarını iyice araştırmak için, güvendiği bir kişiyi (eminini) görevlendirir ve sonuç alıncaya kadar hükmünü geciktirir.
2- Hakim tarafların sulh olmalarından ümitli ise bir veya iki kere sulh teklifinde bulunur ve bu esnada hükmünü geciktirmiş olur.
3- Hakim, dava ile ilgili hukuki hükmü iyice bilemeyip kendi şehrindeki fakihlerden sorduğu halde aldığı cevaplara güvenemez de başka şehirde bulunan fakihlere soracak olursa, cevabı alıncaya kadar hükmü geciktirir.
Hakim, yumuşak bir dille hükmü tefhim eder. Aleyhine hükmettiği tarafın kalbinin kırılmasını ve kendi hakkında kötü düşünce beslemesini önlemek için ona, «Senin yaptığın savunmayı inceledim. Fakat şer’i hüküm böyle olduğundan senin aleyhine hükmolundu. Başka şekilde hükmetmem mümkün değildi.» demeli ve gerekçeyi anlatmalıdır. Böylece onun da gönlünü almış olur.
İ- İlamın düzenlenip taraflara verilmesi:
Hakim, hükmünü verdikten sonra, gerekçesiyle beraber hüküm ve tenbihi ihtiva eden bir ilam düzenleyip davacıya ve gerekiyorsa davalıya birer nüsha verir. İlamın bir suretini de kendi koruması altında bulunan sicile kaydeder.
Halk, çoğu defa hakimler hakkında iler-geri laflar eder. Dolayısiyle, aleyhine hüküm verdiği tarafın, kendine haksızlık yapılmadığı kanaatine varıp hakimi halka şikayet etmesine engel olmak için, verdiği hükmün gerekçesini ilama yazması gerekir. Böylece, aleyhine nasıl hüküm verildiğini görüp şer’i hükümlere ve yargılama usullerine uygun olup-olmadığını anlamak için ilamı, ulemaya gösterebilir. Bu yolla onlar yargıyı denetlemiş olurlar. Bu, şeriatın onlara tanıdığı bir haktır. Bazan devletin müdahalesine de ihtiyaç duyulabilir. Yanlışlık sabit olursa yeniden dava açılabilir.