I- OSMANLI HUKUKUNUN YAZILI KAYNAKLARI
Osmanlı Devleti’nde İslam Hukukunun önde gelen mezheplerinden Şafii, Maliki ve Hanbeli mezheblerine bağlı vatandaşlar olmakla beraber halkın çoğu Hanefî mezhebine mensuptu. Bu yüzden hakimler, Hanefi mezhebine göre hüküm vermek üzere görevlendirilirlerdi. Padişahın emriyle diğer üç mezhepten birinin veya herhangi bir fakihin görüşünün hatta yeni ictihadların yürürlüğe konduğu da olmuştur. Bu devirde fetva da bir hukuk kaynağı idi. Bunlar;
A- Hanefi Mezhebi
Hanefi mezhebi büyük bir fıkıh ekolüdür. Bu mezhepte muhtelif seviyelerde çok sayıda hukukçu (müctehid) yetişmiş ve her birinin görüş ve tercihleri fıkıh kitaplarında yer almıştır. Dolayısıyle Hanefi mezhebine ait kitaplarda aynı konu ile ilgili olarak, müctehidlerin farklı görüş ve tercihlerde bulundukları görülür. Eğer hakimler mezhep içerisinde serbest bırakılsalardı aynı tip davalarda birbirini tutmayan kararlar verilir ve adalet dağıtımında birlik sağlanamazdı. Osmanlı sultanları, hakimlerin Hanefi mezhebinde sahih görülen görüşle hükmetmelerini emrederek birliği sağlamışlardır. Sahih görülen görüşün tesipti için belirlenmiş usul ve yöntemler vardır.
B- Diğer Mezheplerle İlgili Uygulama
Hanefi mezhebi dışında bir mezhebe bağlı vatandaşlar arasında meydana gelip de kendi mezheplerine göre hükme bağlanması uygun görülen davalarda, taraflar o mezhebe mensup alimlerden birini hakem tayin ederlerdi. O, kendi mezhebine göre hükmünü verir ve daha sonra hakim bu hükmü tasdik ederek yürürlüğe koyardı.
C- Hanefi mezhebine aykırı uygulamalar
Bir konuda, bir hukukçunun görüşüne uyulması için padişahın emri olursa bu emir, hakimleri bağlar. Böyle bir emrin bağlayıcı olması için emrin konusunun suç teşkil etmemesi ve şerita aykırılığının kesin olmaması gerekir. Yetkililerin bu özellikleri taşıyan emirlerine uyulması dinen de vacip olur.
Hanefi mezhebinde sahih sayılmayan görüşler veya diğer üç mezhepten birinin bir görüşü, yahut bunlar dışında bulunan müctehidlerin görüşleri çağın ihtiyacına uygun görüldüğü için, zaman zaman padişahın emriyle yürürlüğe konmuştur. Yeni konularda yapılan yeni ictihadlar ile Tanzimat’tan sonra Avrupa kanunlarından yapılan iktibaslar da padişahın emrini taşıdığı için hakimleri bağlayıcı bir özellik kazanmıştır. Bunlar;
1- Hanefi mezhebinde sahih görülmeyen bir görüşün yürürlüğe konması
Hanefi mezhebinde sahih görülmeyen bir çok görüşün, zamanın ihtiyacına uygun görülerek yürürlüğe konduğu olmuştur. Mecelle’de bunun çok sayıda örneği vardır. İhtiyaç duyulan konularla ilgili en uygun görüşü arayıp bulmak için 1914′te Fetvahane-i Âlî’de (Şeyhülislamlikta) Fetva Odasi’na bağlı Te’lif-i Mesâil Şubesi kurulmuştur. Fetva Odasi Nizamnamesi’nin ilgili maddesi şöyledir:
“Te’lif-i Mesâil Şubesi, Hanefi mezhebinde sahih kabul edilmeyen bir görüşü, çagin ihtiyacina daha uygun bulup tercih ederse, yahut ihtiyaçlarin zorlamasiyla, diger üç mezhebe ait bir görüşü uygun görüp tercih ederse, bu konuda dayandigi delilleri de içeren bir mazbata düzenler ve Fetva Emini’ne tevdi eder.
Mazbatanın ihtiva ettiği görüş, Fetva Makamınca uygun bulunarak arz ve padişah tarafından da tasdik edilirse artık yürürlüğe konmuş olur.”
Mecelle’nin kabulünden sonra devam eden kanunlaştirma çalişmalarinda bir mezhebe bagli kalma düşüncesi tamamen terkedilmiştir. Mecelle Ta’dil Komisyonu’nun bağlı kalacağı prensipler şu şekilde tespit edilmiştir:
1- Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde mevcut olan hükümlere aykırı bir şey kabul edilmeyecek.
2- İslam hukukçuları arasındaki ihtilaflı meselerde hangi müctehidin görüşü asrın ihtiyacına uygunsa o alınacak.
3- Yeni zuhur eden ihtiyaçlar için yeni hükümler icabediyorsa, fıkhî hükümlere uygun olmak şartiyle, mevcut hukukî müesseselerden de istifade edilecek.
4- Daha önce olduğu gibi, hakimlere daha fazla takdir yetkisi verilmeyecek.
2- Yeni ictihadlar yapılarak yürürlüğe konması
Mecelle Te’dil Komisyonu’nun çalışma prensiplerinden üçüncüsü, üstü kapalı olarak, bu komisyona hem ictihad yapma, hem de fıkhi hükümlere uygun olmak şartıyla Avrupa kanunlarından yararlanma yetkisi veriyordu. Hukuk-ı Aile Kararnamesi’nin 37. maddesi yeni ictihada örnek gösterilebilir. Madde ve gerekçesi :
“37. Madde- Nikâh akdi sirasinda, gelin ve damat adaylarindan birinin ikametgahi bulunan kaza hakimi veya onun özel olarak görevlendirdigi naibi hazir bulunup sözleşmeyi düzenler ve tescil eder.”
Maddenin gerekçesi:
“Şeriat nazarinda nikâh ile, taraflarin karşilikli rizalariyle meydana gelen diger akitler arasinda hiç bir fark yoktur. Akit sirasinda şahitlerin şart koşulmasi ve nikâhin ilan edilmesi de sirf akdi saglamlaştirmak ve taraflari zina töhmetinden kurtarmak maksadina dayalidir. Bu itibarla nikâh akdinin yalniz iki şahidin bulunmasiyla bizzat erkek ve kadin tarafindan kiyilmasi şer’an geçerli olup camide veya başka özel bir yerde, alimlerden bir zat tarafindan, özel merasim ile kiyilmasi şart degildir. Bununla beraber nikâh özel önemi haiz bir akit oldugundan, şanina riayet edilerek çogu zaman camilerde kiyila gelmiştir. Fakat bir müddettir, Osmanli ülkesinde nikâh akdinin yapilmasi pek düzensiz bir hal almiş ve nerede iki şahit hazir bulunursa hemen nikâh kiyilmaya teşebbüs olunmuştur. Gerçi yukarida belirtildigi gibi iki şahidin bulunmasiyla kiyilan nikâh şer’an sahih ve geçerli ise de böyle mühim bir akdin düzenli cereyan etmemesinden pek çok yolsuzluklar meydana gelmiş ve evlenemiyecek durumda olan nice kadinlarin nikâhi kiyilarak başkalarinin haklarinin iptali cihetine gidilmiştir. Halbuki akit sirasinda nikâhla ilgili hükümlere vâkif bir zatin huzurunda sözleşmenin düzenlenmesi faydali birşey oldugundan ve böyle bir sözleşme düzenlenip tescil olundugu taktirde ileride akdin varligi veya mehrin miktari hakkinda ve daha bir çok meselelerde meydana gelebilecek ihtilaflarin önü alinacagindan 37. madde bu sebeblere dayandigi gibi yukaridaki görevlerin nüfus veya belediye memurlarina veya noterlere verilmesi de düşünülmüş ise de hakimler her hususta kamu üzerinde velayete sahip olduklarindan ve akitnamenin, ispata gerek kalmadan kabul edilmesi icabeden vesikalardan olmasi lüzumuna binaen işbu görevlerin hakimlere verilmesinin daha uygun olacagi mülahaza olunmuştur.”
3- Avrupa kanunlarından yapılan iktibaslar
Suç sayılmayan ve şeriata aykırı oldugu kesin olmayan hususlarda devlet başkanına boyun egemek ve emrini yerine getirmek vacip[11] oldugundan Tanzimattan sonra bir çok kanun çikarilarak yürürlüge konmuştur. Milli karakterde bir medenî kanun olan Mecelle ile 1274/1858 tarihli Arazi Kanunu ve 1256/1840, 1267/1851 tarihli ceza kanunlariSultan’in emri ile yürürlüge kondugu gibi milli bünyeye fazla uymayan ve Avrupa’dan alınmış kanunlar da hep aynı yolla yürürlüğe konmuştur.
Avrupa’dan alınarak yürürlüğe konmuş olan kanunlar şunlardır:
1- Kanunname-i Ticaret (1286/1869)
Hükümlerinin çoğu 1808 tarihli Fransız Ticaret Kanunu’ndan alınmıştır.
2- Ceza Kanunname-i Hümayunu (1274/1858)
Bu kanun büyük ölçüde 1810 tarihli Fransız Ceza Kanununa dayanır. Yalnız hükümlerinin bir kısmı hiç alınmadığı gibi bir kısmı da değiştirilerek alınmıştır. Farklı tarihlerde ekler yapılan bu kanun, 1911 ve 1915’te esaslı değişikliklere uğramıştır.
3- Usul-i Muhakeme-i Ticaret Nizamnamesi (1278/1861)
Bu kanun da Fransız kanununa dayanmaktadır. Usul-i Muhakeme-i Hukukiyye Kanununa kadar hem ticaret hem de nizamiye mahkemelerinde tatbik edilmiştir.
4- Ticaret-i Bahriye Kanunnamesi (1280/1863)
Fransız Deniz Ticareti Kanunu esas olınarak Sardunya, Sicilya, Belçika, Felemenk ve Prusya kanunlarından istifade edilmek suretiyle hazırlanmıştır.
5- Usul-i Muhakemât-ı Cezaiye Kanunu (1296/1879)
1808 tarihli Fransız Ceza Muhakemesi Kanununun tercümesi ve kısmen tadili suretiyle meydana getirilmiştir. Savcılık kurumu bu kanunla ülkemize girmiştir.
6- Usul-i Muhakeme-i Hukukiye Kanunu (1296/1879)
Bu kanunun esası, 1807 tarihli Fransız kanunudur. 54. maddesi, bir çok konuda Mecelle’ye uyulacağını hükme bağlanmıştır. Gerek bu kanun ve gerekse Usul-i Muhakemât-ı Cezaiye Kanunu sadece nizamiye mahkemelerinde uygulanmıştır. Usul-i Muhakeme-i Hukukiyye Kanunu 4 Ekim 1927’ye kadar yürürlükte kalmıştır.
4- Bir hukuk kaynağı olarak fetva
Fetva, hukuki ve dini konulardaki sorulara bir fıkıh bilginin verdiği cevaptır. Kadılar ihtiyaç duydukları zaman müftülerden fetva sorarlardı. Müftünün verdiği fetva bağlayıcı olmadığı halde hakimin kararı bağlayıcıdır.
Vatandaşlar da müftülerden aldıkları fetvayı göstererek Saraya veya mahkemeye başvurup ona göre emir veya hüküm verilmesini isteme hakkına sahiptiler. Şer’iyye sicillerinde bununla ilgili belgeler vardır. Örnek:
Gayrimüslim vatandaşların (zimmiler) Ankara’da bir kilisenin tamiri için Hamid adındaki müftüye sordukları soru ve aldıkları fetva şöyledir:
“Bu mesele beyânında ne buyurulur ki, bir kasaba kurbunda vâki kenisenin (kilisenin) üstü tamire muhtaç oldukda kadîm olmağın tamir olunmak caiz olur mu, beyâniyle müsab oluna.
Allahü a’lem el-cevab olur. Ketebehu el-fakir Hamid ‘ufiye ‘anh.”
Zimmiler, bu fetva ile Saraya başvurmuşlar ve bir emr-i şerif almışlardır. Ankara Kadısı, emr-i şerif ve fetva geregince adi geçen kiliseyi teftiş etmiş ve tamirine izin vermiştir. Bu konuda tutulan gerekçeli tutanak şöyledir:
“Budur ki, Ankara zimmileri, yedlerinde emr-i şerif-i vacibüt’t-teşrif varid olub mazmûn-i hümâyûnunda. «Nefs-i Ankara’da Mehriyar nam mahallede olan Surbnişan nam kenisenin zimmileri bâb-i seâdetmeâbima âdem gönderüb, kenisemiz kadîmden ile’l-an müstamel olub bazı yerleri harâb olub tamire muhtâc olmağın vaz’-ı aslisi üzre tamir ve termim etmek istediğimizde mücerred celb-i mal içün hariçten bazı kimesneler hilâf-ı şer’-i şerîf mâni olub bu babda elimizde fetvâ-yi şerîfe vardir, deyu bildirdi. Imdi buyurdum ki, hükm-i şerîfim vardikta filvâki kadîmden ile’l-an müstamel keniseleri olub harâb olmağın vaz’-ı kadîm üzre tamir ve termîm itmek istediklerinde ellerinde olan fetvâya nazar kılub emr-i şerîf ile âmil olasız,» deyu fermân olmağın ber mûceb-i fermân-ı âlî ellerinde olan fetvâ-yı şerîfe dahi nazar olunub, «Bir kasabada vâki olub müstamel olan kenisenin bazı yeri tamire muhtaç olmağın vaz’-ı aslîsi üzre tamir olunmak caiz olur mu beyan buyrula, denildikte, olur,» deyu cevab buyurulmağın ber mûceb-i fetvâ-yı şerîf ve emr-i münîf, nîce bîgaraz müslümanlar ile üzerine varılub görüldükte zikrolunan kenisenin tarîk-i hâssa mülâsık olan divarı ve sakfının bazı yerleri meremmete muhtaç olduğu sebepten vaz’-ı aslîsi üzre meremmet olunmasına icazet verilüb bi’t-taleb kaydolundu. Fî evâhir-i Receb 991(Temmuz 1582).»
Şühudü’l-hal
Hacı Saltuk, Hasan Çelebi b. Hüseyin el-Müderris, Kerim Çelebi b. Süleyman, Üstad Dede b. Musa, Hüseyin b. Osman, Tayyib b. Ali, Musa b. Ahmed, Pir Ahmed b. Şahveli ve ğayrühüm mine’l-hâzirîn.
II- ŞER’IYYE SICILLERI
Kadilarin verdikleri ilâm, hücet ve cezalarla görevleri geregi tuttuklari çeşitli kayitlari ihtiva eden defterlere şer’iyye sicilleri, kadı defterleri, mahkeme defterleri ve zabt-ı vekâyi sicilleri adı verilir. Bunların, maruzlara, ilâmlara, hücetlere, aile hukukuna, terikeye, izinnâmeye, emir ve fermanlara, vekâlet ve kefâletlere ait ayrı ayrı tutulmuş olanları olduğu gibi çeşitli vesikaları bir arada bulunduranları da vardır. Sicillerin çoğu karışık olarak tutulmuştur.
Belgelerin isimlerinden anlaşılacağı gibi mahkemeler, bir yandan anlaşmazlıkları çözmeye çalışırken diğer yandan da noterlik işleriyle uğraşırlardı.
Belge düzenlerken nelere uyulacağı, fıkıh kitaplarının “eş-Şurût” ve “el-Mehâdır ve’s-sicillât” bölümlerinde yer alır. Osmanlılar, bunları standart hale getirerek fıkhın bütün bablarıyla ilgili belge çeşitlerini, Türkçe düzenlemiş, bunlarda kullanılan kelimelere varıncaya kadar uslup birliği sağlamışlardır. Bu sebeple sicillerden bir belgeyi okuyabilen, aynı türden bütün belgeleri okuyabilir.
Mahkemelerdeki yazılı işlemlerin hepsi saklanmamıştır. Saklanması gerekli olan şer’iyye sicilleri de bugünki mahkeme zabıtlarına pek benzemez. Eski tarihli sicillerde vakıf tescili ve miras taksimi dışındaki kayıtlar, genellikle bir sayfanın yarısını geçmez. Çoğu zaman bir sayfaya beş, altı, hatta yedi, sekiz işlemin kaydedildiği görülür. Bu defterler, hâkimin cübbesinin cebine girecek kadar küçük, dar ve uzuncadır. Tanzimattan sonra mahkemenin son kararında, şahitleri gizil ve açık olarak tezkiye edenlerin isim ve aderesleri yazılmış ve gerekçe daha geniş tutulmuştur. Onun için bu defterler eskilerinden daha büyük hacimdedir.
Suç duyuruları, keşif ve tahkikat tutanakları, taraflar arasında yapılan sulh anlaşmaları da sicillere kaydedilmiştir.
Kadılar, hem adlî hem de idârî görevler üstlendiklerinden şer’iyye sicllerinde onların idari görevleriyle ilgili kayıtlar da vardır. Bunlar memur ve müderris tayini, resmî yapıların keşif ve tamiri, vakıfların denetimi, vakıf binalarının kiraya verilmesi, vergi toplanması, esnaf teftişi, narh koyma, yiğitbaşı ve kethüda tayini, mukataa teftişi ve ihtida işlemleri gibi kayıtlardır.
Türkiye’deki şer’iyye sicilleri ile ilgli tek müstakil arşiv, 1312 h./1894 m. tarihinde, Sultan II. Abdülhamid’in emriyle kurulan İstanbul Müftülüğü Şer’iyye Sicilleri Arşivi’dir[30]. Bu arşivin dişinda kalan siciller Ankara Etnografya Müzesi’ndedir.
Şer’iyye sicillerinde bulunan belgeler içinde ilamlar, hüccetler ve maruzlar konumuz açisindan önemli oldugu için onlara kisaca deginmekte fayda vardir.
A- Ilamlar
Ilâm, hâkimin bir davada verdigi kararini, üstünde imza ve mührünü taşiyan belgedir. Belgeye davacinin iddiasi, delilleri, davalinin cevabi, eger savunmada bulunmuşsa dayandigi deliller ve hakimin gerekçeli karari yazilir.
B- Hüccetler
Hüccet, hakimin kararini ihtiva etmeyen, taraflardan birinin itirafiyla digerinin kabulünü içeren ve üzerinde onu düzenleyen hakimin mühür ve imzasini taşiyan belgedir.
C- Marûzlar
Mahkemelere yapılan şikayetler, hakimin emriyle görevliler tarafından yapılan keşif ve tahkikat raporları ve naiblerin, daha çok ceza konularında yürüttükleri soruşturma ve hakimin onayına sundukları kararlar ile hakimlerin üst makamlara arzettikleri konular maruz başlığı ile sicil defterlerine kaydedilmişlerdir. Mahkemenin safhalarıyla ilgli daha geniş bilgi ve yargı bölgesinde işlenen suçlar maruzların incelenmesiyle tespit edilebilir.
Maruzlar, bazı ilam ve hüccet sicillerinin ortasında veya sonunda bulunurlar. Bu konuda müstakil sicillerin tutulduğu da görülür.